Sekizinci Kıta Madagaskar

Görünmez Halk, Tabular Yapan Halk ve diğer tuhaf adlarıyla Madagaskar’ın benzersiz insan çeşitliliği... Madagaskar halkının dil ve kültürünün kaynağı büyük ölçüde Endonezya Adaları’na ait ama Afrika, Arap ve İslam etkisinin izleri de gözlenebiliyor. Özcan Yüksek, birkaçı hariç nerdeyse tamamı yeryüzünün hiçbir yerinde yaşamayan canlılarıyla gizemli ve benzersiz Madagaskar’ı keşfe çağırıyor.
Ucuz Bilet Bulunuyor...

Bazen insanın aklından geçenler, geceden bile karanlık olabilir, yine de hiçbir düşünce, karanlık ormanda çakan bir çift lemur gözü kadar parlak olamaz. Ormanın içinde erişilmez yüksek dallara sıçrayarak kaybolan, bunu yaparken sana bakıp deli çığlıklar atan lemurlar kadar hiçbir şey seni coşturamaz.

Küçük bir çocuktum, cılız parmağımı dünyanın üzerinde o yana bu yana gezdirir, her seferinde ta aşağılara kadar indirir, o ülkenin tam üzerine gelince, oraya iyice bastırırdım, nerdeyse ağlayacak denli güçlü bir arzuyla. Parmağım, o ada kadar anca vardı. Şimdi o parmağımın üzerindeyim.

Boulevard D’andovoranto’nun ucundaki garda, etrafımı kuşatan çekçeklerden birini gözüme kestirdim. Diğerleri artık beni çevirmesin diye bir lemur gibi dört ayak arabanın içine çullandım. Yabancısı olduğum, tek başıma gidemeyeceğim en ücra sokaklara, caddelere, şehrin meşhur limanına böylece girip çıkabilecek, Taomasina’nın kokusunu genzime çekecek, canlı ve cansız seslerini işitecek, bana elini açan çaresiz ellere dokunabilecektim. Yoksul ülkelerde pek sık başvurduğum bir yol sayılmazdı aslında, hesaplamış da değildim ama akşam çökmeden vardığım Madagaskar’ın bu ikinci büyük şehrinde, hava iyice kararmadan şehre karışıp nüfuz edebileceğim daha kolay ve emniyetli yol gözükmüyordu. Şehir vanilya, çürümüş karanfil, çöp, kahve, krom, katran ve karides kokuyordu.

Madagaskar'da bol, büyük yakalı gömlekler erkeklerin, çoğu zaman da kadınların yaygın giysisi; özellikle de küçük kasabalarda, büyükaçık hava pazarlarında... Bol takım elbiseler, ergen çocuklar ve yetişkin erkeklerde değişmeyen giysi...

“Atansiyon mösyö” diye sesleniyordu ikide bir çekçekçim; Fransızcayla karışık İngiliz lisanıyla: “Koluna dikkat et, dirseğini çek, kamerana sahip ol, trafik sıkışınca kimseye ilgi gösterme” diye uyardıkça uyardı yolun başında.
“Meraklanma bu konuda tecrübem var” dedim.
“Vardır mösyö. Buraya tecrübesiz adam gelmez zaten. Son tecrüben olmasın diye söylüyorum.”
Muz satıcısı, renk renk örme sepet satıcısı, adını bilmediğim tropik yemişler, envai çeşit yerfıstığı, teneke oyuncak arabalar, otobüsler, bunları uzatıyorlardı etrafımı kuşatan kalabalık, avuçlarına Madagaskar parası sayıp almam için. Henüz para bozdurmuş bile değildim.
“Burası belki başka bir yer. Burası Lemurya mösyö. Başka bir kıta. Ha ha ha!..”
Neşeli çekçekçim, çıplak ayakları asfaltta, kahkahalar atarak koşmaya başladı:
“Öyleyse nereye götüreyim mösyö seni, söyle!”
Ah ne güzel bir soruydu bu! Ne müthiş bir başlangıç! Nasıl da içimde bir kırbaç şaklatarak şahlandı heyecan!
“Başkalarını nereye götürüyorsan oraya götür beni.”
“Herkesi aynı yere götürmüyorum mösyö... Gemicisi var, madencisi var, Fransız’ı, İngiliz’i...”
“Sen beni, kendi başıma giremeyeceğim yerlere götür.”
“Öyleyse atansiyon mösyö! Eşyana dikkat et. Kimseye bulaşma! Ha ha ha!”
“Bulaşmam!”

Yeryüzünde kağnı arabalarının motorlu araçlardan daha çok kullanıldığı belki de tek ülke Madagaskar. Ülkedeki yaklaşık 50 bin kilometrelik yol ağının yalnızca 6 kilometrelik kısmı asfalt.

Kanal

Kanal
Nüfusunun yüzde 90’ı Borneo kökenli Malagasi halkından oluşuyor. Yaklaşık bin yıl kadar önce Afrika’dan geçen Bantular da bir ölçüde adanın kültürünü belirliyor. Adanın nüfusu 22 milyondan fazla, sayıların diliyle konuşursak nüfusun yüzde 90’ı günde 2 doların altında gelire sahip.

Sabah, şehrin güney doğusunda Manangares Irmağı üzerindeki limana doğru yollandım. Odun, her renk kumaş, hindistancevizi veya balık yüklü, uzak köylerden su yoluyla gelmiş yüzlerce pirogtan oluşan son derece hareketli, yüzer bir pazardı gözlerimin tanık olduğu. Kadın ve erkek, çıplak ayak ya da terlikle teknelerin kenarlarına basarak nehir pazarını dolaşıyor, almak istediğini alıyor, sırtına atıp kıyıya çıkıyordu. Çekçeklerin, öküz arabalarının kuşattığı kıyıdaysa satın alınan malların taşınması, götürülmesi faslı başlıyordu. Kimileri de sanki benim gibi yalnızca olup biteni görmek için oraya gelmiş, bir kıyıda oturuyordu. O kimseler benim için, cebinin boşluğuna benzeyen bir yalnızlıkla, güneşin alnına oturmuş vakit öldüren yoksulluk kahramanlarıydı. Onların bakışlarında, daha çok da bakışsızlıklarında bir süre öylece oyalanıyordum.

Verimli toprağı, mineralleri, hatta petrol rezervleriyle Madagaskar, potansiyel olarak zengin kaynaklara sahip ama yine de dünyanın en yoksul ülkeleri arasında. Nedenini tahmin etmek zor değil, uzun sömürge dönemi, kaynakların yağmalanması, emek istismarı... Çocuklar ülkede en kötü koşullara sahip toplumsal kesimi
oluşturuyor. Satıcı çocuklar en talihli olanları. Çocuk fahişeliğiyse devletin önlemekte zorlandığı korkunç bir trajedi.

Palanganes Kanalı’nda yolculuğum için limandan gözüme kestirdiğim, uzun, ağaçtan, yerel dilde filanca denilen bir pirogla anlaşarak rehberimle birlikte yollandım.

İrili ufaklı gölleri, deniz kulaklarını ve nehirleri birbirine bağlayan doğu kıyısındaki altı yüz kilometrelik muhteşem Palanganes’in sadece Taomasina’dan Mananjari’ye kadarlık 420 kilometresi teknelerin işlemesine elverişliydi. Haritadan hesapladığım kadarıyla benim gezim de bu kanalın aşağı istikametine doğru, Manambato’ya kadar giden yaklaşık 100 kilometrelik bölümünü kapsıyordu. Bana kalırsa yolculuklar içinde en heyecan verici olan, ne deniz, ne çöl, ne havada yapılandır. Düz ya da kıvrılarak suya yakın ilerleyen bir teknenin içinde, uzak ufku bazen saklayıp bazen gösteren nehir yolculukları gibisi yoktur. Yazık ki nehirlerin iğdiş edildiği çağda, böyle bir yolculuk için çok az su kaldı.

Kehribar ışık altında aşağıya akıp giden suyun sesini dinliyordum, bu seslere bazen yakın geçtiğimiz kıyıdaki kadınların fısıldaşmaları karışıyordu. Kadınlar yarı kapalı gözlerle bize bakıyor, teknemizin gönderdiği dalgalar, onların çiçekli, bol fistanlarını yıkıyor, ayağa kalktıklarında sıra sıra, narin narin, yumuşak damlacıklar etekliklerinden suya dökülüyordu. Her şey, usulca arkamda kalıyordu, yabancı yüreğimi tamamen teknenin yumuşak akışının tesirine bırakmıştım.

Kıyıya pek nadir çıkıyordum. Uzaktan, öbek öbek asılı balıklar kanalın cömertliğini sergiliyor, bükümlü, kim bilir nerelere uzaklaşan ince keçiyolları arkada yitip gidiyordu. Esinti, o sıcak, ıslak esinti her şeyi birbirine çarçabuk bağlayan görünmez el gibiydi orada. Soluk mor ufuklar en arkada beni çağırıyor, düş kulübeleri yorgunlar için bir sığınak gibi gülümsüyor, sazlıklar, balık sepetleri, kum çıkaran çıplak dalgıçlar, renkli kuşlar, zebu sürüleri, daha pek çok şey... Ama karaya çıkamıyordum, güneşin her şeyi gören ışıkları altında yanıp tutuşan suya gözümü dikerek ve iç çekerek diyordum ki yolum senin yolun.

Başarısız Kral

Krallar mı iyiydi, yoksa şimdi ülkeyi yöneten asker ya da sivil başkanlar mı, diye sordum.
“Krallardan hesap sorabiliyorduk ama şimdikiler öyle değil.”
“Seçimde değiştiremiyor musunuz?”
“Değiştirmek kolay değil mösyö. Değişseler de hesap sormuş olmuyorsun zaten.”
“Krallardan hesap soruluyor muydu yani?”
“Yaşamımızın kaynağı kraldı eski zamanlarda. Şimdi yok tabii ki... Kral yaşamın sorumlusuydu. Her şey iyi gidiyorsa kral sayesindeydi, kötü gidiyorsa o da kral yüzündendi.”
“Öyleyse kral bedelini ödüyordu?”
“En ağır biçimde.”

Madagaskar 1894’te Fransızların kontrolüne geçtiği için kentte Fransız mimarisi egemen olmaya başladı.

Eski zamanlarda Antaymour yerlileri arasında kral, ürünün yetişmesinden ve halkın başına gelecek her türlü kötülükten sorumluymuş.

Yağmur yağmazsa ya da ürün iyi yetişmezse, verimlilik azsa kral cezalandırılırmış. Batı Afrika’nın bazı bölgelerinde de bu adeti işitmiştim. Özellikle Kamerun Yüksek Çayırlıklar’da ve ona komşu ülkelerde. Krala edilen dualar, verilen hediyeler yağmur yağdırmaya yetmezse kabile adamları onu iplerle bağlayıp zorla atalarının mezarına götürür, gereksindikleri yağmuru orada belki elde edebiliriz diye düşünürmüş. Yağmur bir türlü yağmazsa kral da öbür dünyayı boylarmış.

Madagaskar’da krala ait adetler artık yok ama sayısız başka adet hâlâ yaşıyor ve yol boyunca bunları işitme fırsatım oldu. Örneğin hasta bir insan ruhunu yitirince, belki de aklını kaybedince arkadaşları ve yakınları aile mezarlığına gider, mezarda bir delik açarmış. O delikten yalvarıp yakararak hastanın babasının ruhundan, ruhu olmayan oğlu için bir ruh vermesini isterlermiş. Sonra da deliğin üzerine bir başlık kapatır oradan uzaklaşırlarmış; babanın verdiği ruhu bu başlığın içine koyarak hastaya getirirlermiş. Hasta başlığı başına giyer, böylece yeni bir ruh alır ya da kendi eski ruhuna kavuşurmuş.

Tahta tekerlekli bir el arabasıyla kim bilir kaç kilometre uzaktaki bir hastaneye yetiştirilmeye çalışılan hasta ve yakınları.

Yine adadaki Zafimanelolar yemek yerken kapılarını kilitlermiş, hiç kimse onları bir şey yerken göremezmiş. Varualar ise yemek yerken, bir şey içerken yine hiç kimsenin kendilerini görmesine izin vermezmiş. Daha ilginci, karşı cinsten hiç kimse kendilerini yerken ya da içerken göremezmiş.
Asla mı göremez, diye sormuştum rehberime.
“Görebilmen için o adama para ödemen gerekir.”
“Ya kadın?”
“Bir erkek para verse bile kadını yemek yerken göremez, içerken de...”
Varualar, yemek pişirirken de kimsenin görmesini istemezmiş.

Ormandaki Karşılaşma

Madagaskar’daki her günü anlatmam çok zor ey okur. Hafıza en çok kokuyu hatırlar derler, bu ülkenin kokularıyla yaşıyorum aslında ben. Hele bir tanesi...

Önce bataklığımsı bir koku gelmişti burnuma, işte orada, ormana ulaşan keçiyolunun solunda bataklıklar başlamıştı bile. Gidenlerin bir daha geri gelmediği, gizemli, Sinbad’ın gemiden sağ kurtulup kendini bulduğu masal öykülerindeki ormanları anımsatıyordu bana o yalpak, yutucu çamurlar. Derken kötü kokudan biraz uzaklaştık, yerini birçok canlı, karmaşık bileşenlerden oluşmuş, taze, karanlık bir rayiha aldı. Tüm yeşil, büyüyen şeylere ait, gizli bir tapınağın kapısında gibiydim. Ağaçların ruhları, sayısız böceğin, iki bacaklı, dört bacaklı, kanatlı, kuyruklu, yüzen veya yerde sürünen herkesin, tüm hayvanların konuşmaları, fısıltıları kulağıma geliyor, beni ormana katılmaya çağırıyordu. Hişt, hişt, hişt! Evet, evet, evet!.. Hadi, hadi, hadi!

Palanganes Kanalı, 450 kilometresi teknelerin gidip gelmesine elverişli, adanın yaşam damarlarından biri. Çamaşır yıkayan kadınlar, balık tutan kadın ve erkekler,
oyun oynayan çocuklarıyla görkemli, mutlu bir yaşama tanıklık eder oradan gelip geçen yabancı insan, tabii daha fazlasını gözleriyle göremez.

Andasibe Ormanı’nın kıyısındaydım. Kış aylarında, yani ağustos-eylül arası birazcık soğuk olurmuş bu yöre, çünkü nispeten yüksek, bin metreyi geçen bir yer. Aralıkta dolaşıyordum ben. Pek çok bakımdan Madagaskar’ın en gözde ormanı Andasibe çünkü indri indri’ler, lemurların en büyüğü burada yaşıyor. Yalnızca indri indri değil, sekiz çeşit lemurun şu karanlık ormanı mesken tuttuğunu öğrendim. Rehberim, “fakat hepsini görmeyi bekleme” dedi; “bu saatte bize hangisi görünmek istiyorsa onları görebileceksin; tabii ormanda ilerlemeyi başarırsak...”

Çamur bataklardan sakınarak ormanın göbeğine doğru ulaşmak zorundaydık. Gelgelelim şimdi artık, iki yanımızda birden guruldayan bataklar, ağızlarını şapırdatıp duruyorlardı. Karanlıkta bastığımız yeri görmeden, el yordamıyla, her birkaç dakikada bir durup orman yolunun kaskatı toprağına dokunarak, ağır adımlar atarak ilerliyorduk.

Bu ormanların giderek daraldığını, daraldıkça burada yaşayan canlıların azaldığını düşündüp ürperiyor insan, eskiden de böyle miydi acaba; elli yıl, yüz yıl önce de insan ormana girdiğinde lemurları ve diğer hayvanları görmek için sabırlı olmak zorunda mıydı? Nerede bu lemurlar? Hiçbirini göremeyecek miydim? Tükendi mi tamamen, kalan bir avuç lemur da insandan korktuğu için ormanın derinliklerine mi saklandı? Sabır göstererek, rehberimin peşinden ayrılmadan, ayaklarımı bastığım yere dikkat ederek ormanın içinde ilerlemeyi sürdürdüm.

Madagaskar’ın yüksek kesimlerinde daha sık görülen, geleneksel mimari. Pişmiş tuğla ve kerpiç sıvadan, toprak rengi evler.

Sonra bir başka lemur türü, sonra bir başkası. Her bir kümenin sayısı sekiz on taneyi geçmiyordu. En sonrasında da bizlerden çok uzaklarda yüksek dallı ağaçların en tepesinde birbirlerine kur yapan indri indri’leri gördüm. Vahşi, keskin bir sesle ötüyorlardı. Uzaktan ancak erkeğin kızıl dudaklarını fark ettim. Orman çınlıyordu.

Lemur ormanlarında birkaç gün geçirdim. Lemurlar geleneksel anlamda Madagaskarlılar için koruyucu bir hayvandı asırlar boyu, hatta kimi “fadi” yani tabu öykülerinde onlar için akraba diye söz ediliyor. Sonrasında toplumsal altüst oluşlar, dışarıdan gelen yeni alışkanlıklar genç kuşak arasında bu öyküleri zayıflatmış. Hıristiyan misyonerler de kendi öyküleri yoluyla geleneksel inançlara bağlılığı çökertiyor pek çok yörede. Yerine nakit para bağlılığı geçiyor, bu arzunun peşinde açlık baş gösteriyor, talihsiz lemurlar yenmeye başlanıyor.

Vezo

Öğleden sonra Madagaskar’ın en büyük mercan resiflerinin bulunduğu kıyıda bir otelde geceledim. Yorgunluktan bir kadeh şarap içecek kadar bile takatim yoktu. En iyisi bu muazzam yerde birkaç gün dinlenmek, öküz arabasıyla sağa sola gitmek, köylülerin arasına karışmaktı. Kağnı sürücüm de çok genç bir Vezo idi. Adı Rolfa. Sordum:
“Vezo ne demek?”
“Balık tutan insan demek.”
Tek sözcüğün bir cümlelik anlamı mı vardı yani. Şaşırdım. Gerçekten mi, diye yine sordum.
“Aslında, denizle mücadele eden adam anlamına geliyor.”
“Malagasi misiniz yani?”
“Hayır mösyö, Vezoyuz. Aslında herkes Vezo olabilir.”
“Nasıl? Ben de olabilir miyim?”
“Tabii. Burada bir çocuk denize girip yüzmeyi öğrendiği zaman Vezo’dur. Aynı kural sana da geçerli.” Gülümsedi.
“Yüzme biliyorum ama balık tutamam sanırım.”
“Mitolo rano yapman yetiyor.”
“Nasıl yapacağım?”
“Mitolo rano demek, denizle çabalamak, mücadele etmek mösyö. Vezo olmak için bu yeter.”
“Kolaymış.”
“Kolay. Yüzmeyi, pirog yapmayı, yelken açmayı, balık tutmayı, balık pişirmeyi, balık yemeyi ve balık satmayı bileceksin. Yalnızca bu kadar.”
“Ha ha. Yani doğar doğmaz Vezo olamıyorsun Rolfa. Bunun için çaba göstermen ve öğrenmen gerekiyor.”
“Öyle mösyö. Mitolo rano.”

Ambositra kentine giden yüksek ve alçak vadiler, geleneksel tarımın, özellikle çeltik ekiminin yapıldığı yöreler. İnsan gücü, hayvan gücü, on bin yıllık teknikle tarlada.

Rolfa ile kağnı üzerinde yaptığım sohbette anladığım şuydu ki Vezo olmak bir dönüşüm. Çünkü babası ülkenin iç kesimlerinden gelmiş, sonradan Vezo olmuş bir Masikoro. İçeride yaşarken Masikoro olmayı öğrenmiş, sahile göçünce de Vezo olmayı. Masikoro olmak için mısır, manyok pirinç yetiştirmeyi öğrenmiş, deniz kıyısına gelince de pirog yani “lakana” yapmayı, kullanmayı, balık tutmayı.

Öğrendim ki Andavadoaka’da en fazla bin beş yüz kişi yani Vezo yaşıyor ve bunun da yarısının yaşı 15’in altında.

Tabular Adası Madagaskar’da işittiğim bir Vezo inancı, ne kadar da Binbir Gece Masalları'ndaki Sinbad’ın yolcuklarından birinde anlattığı sahneye benziyordu. O geminin peşinde Sinbad’ın yedi macerasına da çıkmış, hayali ya da gerçek adalarda gezinmiştim ama en çarpıcı ve beklenmedik benzerliği bu Vezo tabusunda buldum. Sinbad’ın dördüncü macerası adeta Madagaskar’da geçiyordu.

Vezo erkeklerinin en büyük korkusu ve “fadi”si “hanimboki” hastalığına yakalanmaktı. Yani bir çeşit erkek hamileliği. Sözcüğün tam anlamı tıka basa yemekle dolu olmak gibi bir şey. Bu çeşit oburluk hastalığına yakalanan erkek Vezolar tuvalete çıkamıyor, şiştikçe şişiyor ve hamile bir kadına benziyorlar. Bu hastalık, akrabası olan bir kadından cinsel arzu amacıyla yiyecek kabul edip yemesiyle ortaya çıkıyor.

Kim bilir belki de bütün bu tabuları Madagaskar'ın tabuları yapan halkı yaratmıştır yani Mahafali halkı. Onlardan başka kıyıların halkı (Antaiomoro’lar), saçlarını kesmeyenler halkı (Tsimihetli’ler), uzun vadinin halkı (Sakalava), görünmez halk (Betsileo), ayrılmaz halk (Betsimisaraka) ve kızıl toprağın halkı gibi daha niceleri. Malagasi nüfusu yirmi kadar farklı etnik halka ayrılıyor, muhtemelen bu isimlerin bazıları sömürge döneminde onlara verilmiş ya da daha öncesindeki idareciler bulmuş. Halkın hepsi en az Pangea’nın parçalanması kadar gizemli bir yolculukla Güney Asya adalarından, daha çok da Borneo yakınlarından gelmiş. Daha önce bu adada yaşayan olup olmadığı ancak tarih önceki izlerden, taş aletlerden anlaşılıyor.

Kucaklaşma

Kaybolmak benim aradığım yol sanki... Madagaskar Adası da aklımda kaybolduğum ülke olarak kalacak artık bir süre.

Her zaman yaptığım gibi biraz gezinmek için kaldığım otelden uzaklaşmıştım, tek başıma. Çeşme başındaki kadınlı çocuklu kalabalığı, pirog taşıyan balıkçıları, sağımda solumda, sırtında yük taşıyan kadınları geride bıraktım ve bir süre sonra kayboldum. Ortada yol sorabileceğim kimse de yoktu. Bir süre umarsızca dolaştım. Çalılıkların gölgesinde dinlendim. Sonra bir düzine kulübeden oluşan bir köye vardım. Köyün en saygıdeğer kişisinin evine davet edildim. Orada genç bir Vezo’yu kağnısıyla birlikte yanıma kattılar ve geri gönderdiler.

İşte o genç Vezo idi beni buralarda dolaştıran. Adını sanını bilmediğim çalılıklarla kaplı, yaprakları kalın ve suya pek ihtiyaç duymayan sütleğenlerle donanmış, her tarafından ışık alan, yeri göğü, tüm ağaçları sarımsı bir ormana götüren... Orada iri gövdeli bir baobap ağacını kucakladım. Yeni bir dostla karşılaşmış gibi.

Ucuz Bilet Bulunuyor...
Mynet Seyahat ile yola çık!
    Bu butonla sen de Mynet Seyahat yazarı olabilirsin!